Aydınlanmak, Buda olmak, fen'a ya ulaşmak, insanoğlunun gelişim yolculuğundaki her zaman gizemli son durağı olmuştur. Bu oluş haline farklı adlar takılsa da, aradaki fark insanı son durağa taşıyan yolculuğun kültürlere göre değişen makyajlara sahip olmasıdır. Oysa insan her yerde güdülerden, duygulardan, düşünce, sevgi, yaratıcılık ve sezgiden oluşmaktadır. Bu harmanın birçok kombinasyonu onun bireyselliğini, kendi başına nasıl yaşayacağını ve diğerleri ile bir araya geldiğinde nasıl sosyalleşeceğini belirler.

Sosyalleşen insan ise bir topluluk oluşturur ve bu topluluk ise temel insani ereklere ulaşmak için yaşam şeklini belirleyen normlara ihtiyaç duyar. Bu erekler güvenlikten, refaha kadar uzanan kritik bireysel ve toplumsal ihtiyaçlardır.

Toplumun içine doğan insanoğlu kendini bireysel gelişim yolculuğu ile toplumsal normların arasında oluşan bir çekim gücünün içinde bulur. Tam burada önemli bir parantez açmak durumundayım: İnsanoğlu evrimini tamamlamış bir varlık değildir. Bu evrim yaşadığımız dünyada özellikle düşünsel ve algısal boyutta gözlemlenebilir durumdadır.

Bilindiği üzere evrim, organizmanın çevresel şartlara göre şekillendiği bir süreçtir. Böylece insanın gelişim sürecinde, içinde bulunduğu toplumsal çevre, onun düşünsel evrimine şekil verir. Ve tabii ki onun düşünsel evrimi de topluma...

Aydınlanma Psikolojisi terminolojisini bu noktaya oturtmak doğru olacaktır. Zira toplumun içinde evrilmeye başlayan insan aslında oldukça ağır seyreden bir aydınlanma yolculuğuna çıkmış olur.
Psikoloji terimini kullanırken içine yalnızca düşünsel değil aynı zamanda güdüsel, duygusal, sevgi, sezgi, yaratıcılık gibi soyut değer ve kavramları da katmakta olduğumu belirtmeliyim. Aydınlanma Psikolojisi dediğimde ise bu dinamiklerin oluşturduğu yapının çevresel faktörlerle birlikte etkileşiminden doğan bütünü kastetmekteyim.

Doğaldır ki bu bütünü oluşturan her bir parça hem iç hem de dış evrenimizin karşılıklı etkileşiminden şekillenmektedir. Güdüler dediğimizde besleneme, üreme ve bedensel emniyet akla gelir. Diğer taraftan ise korkudan, coşkuya birçok duygumuz mevcuttur. Düşünsel dünyamız ise inançlarımız, belleğimiz, değerlendirme erkimize kadar bir dizi zihinsel fonksiyonu içerir.

Bunların her biri çevresel faktörlerin etkilerine göre şekil alırken çevreye de yine kendi edindikleri özellikler doğrultusunda şekil verirler. Böylece karşılıklı bir etkileşim döngüsü yaratılmış olur.
İşte yazımızın başında bahsettiğimiz son durak, bu etkileşim döngüsünün nihai bir son noktaya gelmesi durumudur. Bu süreç boyunca organizmanın yaşadığı ise aydınlanma psikolojisidir.
Farkındaysanız yazının başından itibaren ifade ettiklerimizle, insana aydınlanma adı altında bir hayat amacı tanımlamış oluyoruz.

Bu doğrultuda düşündüğümüzde, hızlı ya da yavaş, yaşanan her türlü deneyim süreci bizi bu nihai amaca götürmekte ve insanı evrensel varoluşu içerisinde oryante etmektedir.
 
Toplumsal yaşamın, bu evrimsel sürecin dış etkeni olduğunu vurguladıktan sonra bireysel yaşamımızda her türlü deneyimin belirlenmiş bir amaca hizmet ettiği bilgisine ulaşmaktayız. Böylesi bir yaklaşım bizleri, gündelik yaşamımızda dâhil olmak üzere yaşanan her deneyimin bir büyük resmin önceden belirlenmiş parçası olduğu bakış açısına götürecektir.

Tüm hayatımız, amacı başından belli evrimsel bir senaryo olduğunda düşünce ve eylemlerimizi bu gerçeğe uyumla hareket ettirmek gibi bir kaderimiz olduğu sonucuna ulaşırız.
Ne olduğumuz ve ne olacağımız konusunda edinmeye başladığımız berraklık insan olarak bizlerin sahip olduğu psikolojinin aslında bir aydınlanma yolculuğunun psikolojisi olduğunu göstermeye başlamaktadır.

Şimdi ilginç bir noktaya geldiğimizi söyleyebilirim. Psikolojinin kendi içinde kapalı ve dar kapsamlı inceleme ve araştırma alanının, evrensel amacı belli bir organizmanın yolculuğunu tüm varoluşsal özellikleri ile birlikte incelemesi gereken bir bilim dalına dönüşmesi kaçınılmaz olmaktadır.