Denizin altında, karada veya havada yaşasınlar onlar hayvanlar alemidir ve et değildirler. Et bu hayvanların insanlar tarafından "besine" dönüştürülmeleri nedeniyle üretilmiş adıdır.

İster iki bacaklı olsun,ister dört bacaklı ister yüzsün veya uçsun hepsi sonuçta hayvandır. Onları koruyup doğalarınca yaşayıp ölmelerini tercih etmek gerektiğini düşünüyorum, onları yemeyi değil.

Doğada hayvanların birbirlerini besin zincirinin halkası olarak yediğini biliyoruz. Biz bu halkanın dışında mıyız? 

Elbette  doğadaki besin zincirinin halkası dışında değiliz. Ancak insanoğlunun doğada çiğnenebilen ve yutulan her türlü canlı formasyonunu yiyen oldukça maymun iştahlı bir canlı olduğunu unutmamalıyız. 

Bir zürafa tüm yaşamı boyunca bir iki tür ağacın çiçekleri ile beslenir. Bir at yalnızca bir kaç tür yeşillik ya da saman ile beslenir. Diğer taraftan bir aslan ise yalnızca et ile beslenir. Hiç bir zaman bir aslanın açık büfe bir doğadan meyveleri sebzeleri ve çeşit olsun diye balıkları tükettiğini göremezsiniz.

Bu hayvanların hiç birisi böyle bir beslenme sonucu güçsüz düşmez, boyları kısa kasları güçsüz kalmaz. Doğada insanlar tarafından beslenmediği sürece şişman bir zebra ya da balıkta bulamazsınız.

Biraz düşünüldüğünde onlarca çeşit sebze, meyve, bakliyat kuruyemiş ve süt ürünleri ve yumurta tüketen insanoğlu hiç bir vitamin, mineral ve proteinden geri kalmamakta aksine bunları etlerle birlikte aşırı miktarlarda tükettiğinde türlü rahatsızlıklar yaşamaktadır. Diğer taraftan bu besin zinciri doğadaki evrimin bir parçası olarak kendi dengesini korumaya yönelik olarak çalışır. Oysa insaoğlu bu zincirden belirli hayvan guruplarını çekip endsürtriyel koşullarda üreterek bunun üzerine bir ekonomi yaratıyor. Tabii ekonomisini devam ettirmek adınada etrafınada bir gereklilik rasyoneli oluşturmaya çalışıyor.

Şimdi Afrika’nın kuzeyinden güneyine göç eden bir antilop sürüsü düşünün. Bu göç başlı başına bir yaşam sınavı ve evrim aracıdır. İklim ve mesafe şartlarının sınadığı antiloplar aynı zamanda çevreden gelecek tehlikelere karşı tetikte olmalı sağlıklarını yitirip sürünün gerisinde kalmamalıdır. Hastalanan veya sürüden uzakta aylaklık eden bir antilop aslanların yiyeceği olma tehlikesi ile her an karşı karşıyadır. Göçün sonunda  yeni yaşama alanlarına ulaşabilenler; güçlü olanlar, güdülerini ve dikkatlerini en etkin kullananlardır. Bir dahaki göçlerine kadar bu yeni yaşama alanında türünün öne geçmiş olanları bir araya gelirler ve yeni nesili bir basamak sonraya çıkarmak üzere çiftleşirler.

Diğer tüm canlı türlerde doğanın benzer sınavlarından geçerler ve kendi içlerinde de rekabet ederek yeni nesilleri evrimin bir üst basamağından başlatmak ya da mevcut yerlerini yitirmemek adına oluşturlar.

Tüm bu koşuşturma içerisinde hiç bir canlının, bir insanın kimi zaman yaptığı gibi tok olsa da sırf tadına bakmak adına bir canlıyı yok ettiğini göremezsiniz. Ayrıca hayvanlar aleminde dengesiz beslenmeden kaynaklanan obezite veya kolesterol gibi durumlarda görülmez.

İnsanoğlu yüzlerce çeşit besin almazsa iyi beslenemeyeceğine dair bir ön yargıya sahiptir. Besin ve sağlık endüstrisinde bu ön yargıyı oluşturmak ve beslemek konusunda birbiriyle yarışmaktadır. İnsanların, hayvanları beslenme alışkanlıklarından çıkarmaktan korkmaları sağlıklı beslenme mitinin hiptonizmasından başka bir şey değildir.

Dünya üzerinde binlerce yıldır milyonlarca insan vejetaryen yaşam biçimini benimsemiş ve sağlık içinde yaşamaktadırlar. Sokrates’ten, Einstein'a bilinen birçok bilim adamı, yazar, düşünür, sanatçı, ünlü sporcu, devlet adamı, peygamberler gibi birçok zeki ve sağlıklı insan vejetaryen yaşam biçimini benimsemiştirler. Bu onların güçsüz sağlıksız ya da aptal olmalarına neden olmamıştır. Ayrıca et obur canlıların hayvanları yemelerini örnek alarak doğaya uyum gösterdiğini sanmak kendini aldatmacadan başka bir şey değildir.

İnsanlar bunu Tanrı böyle bir düzen yaratmış onlar yiyorlarsa bende yiyebilirim diyerek değerlendiriyorlar. Onlar kendilerini rahatlatmaya çalışıyorlar. Dikkat edilirse etobur türler,  yalnızca aç olduklarında, canlı hayvanları kendi uzuvları ile yani diş, pençe ve kaslarıyla öldürürler. Bu durumda esasen acıkan bir insanın, bir aslan gibi canlı bir hayvanı kendi elleri ve dişleri ile öldürüp çiğ yemesi kesinlikle daha dürüstçedir.

Dürüstçe?

Evet, insanların et yemeleri aslında onların gaflet yani uzun zamandır acı veren bir yanlış içerisinde olduklarının açık kanıtıdır. Dürüstlük; insanın düşüncelerinin, sözlerinin ve eylemlerinin bütünlük içerisinde olmasını gerektirir. Ayrıca dürüstlük tutarlılığı içermeli, ikiyüzlülüğü ise dışlamalıdır. Yoksa bir insan işine geldiği zaman bu bütünlüğü koruyup işine gelmediği durumda bırakabilir. Diğer taraftan bir insan kendi yapmayacağı bir şeyi bir başkasına yaptırmamalıdır. Bu durum özellikle gerçek ihtiyacı olup olmadığı sorgulanabilir böyle bir durum için geçerlidir.

Aslında kendi öldürmeyeceği bir hayvanı bir başkasına öldürterek yani bir araç kullanarak yaptırmak sahtekârlığın başka bir biçimidir. İnsanlar bu durumda toplumun benzer davranış biçimini veya Tanrısal düzen gibi rasyonelleştirmeleri kullanıp ikinci yüzlerini devreye sokarlar. Böylece temiz kaldıklarını düşünerek vicdanlarının uyarılmasına mani olurlar.

Bu durum gizli bir toplumsal mutabakatla haz duyulan bir alışkanlıktan feragat etmeme eyleminden başka bir şey değildir. Herkes yapıyor, kutsal kitabım yazıyor dolayısı ile bende yapabilirim demek doğada dengenin bozulmasına ve kaosa neden olur. Bugün ortalama bir 'kesim' hayvanını kesim yaşına kadar beslemek için gerekli tarım alanından elde edilebilecek tarımsal besin bu hayvanın etinden elde edilenden yüzlerce defa daha fazladır.

Doğaya uyumlu yaşamak tıpkı hayvanlar aleminin ince düzeninde olduğu gibi ihtiyacından fazlasını tüketmemeyi gerektirir. Doğal kaynakları bu şekilde kullanmanın gerçekte tanrısal düzeni bozduğu israfa ve global hastalıklara yol açtığı açıktır.

Avlanmak konusuna gelince yiyecek başka bir şey bulamayan bir insanın avlanması elbette anlaşılır hatta biraz önce değindiğimiz üzere doğal bir durumdur. Ancak avın spor için yapılması tıpkı boks gibi insanlara vahşeti doğal bir davranış biçimi gibi göstermenin başka bir şeklidir.

Hiç kimsenin yemek istediği bir hayvanı; bu ister tavuk olsun, ister balık; her seferinde bir bıçağı dahi araç olarak kullanmadan öldürebileceğini sanmıyorum.

Tanrısal düzen deyince kurban kavramı için insanlar ne yapabilirler. Bu kutsal kitaplarda yazılı bir emir değil mi?
 
Bir insanın gerçekte vereceği kurban kendi nefsi yani egosudur. Diğer bir değişle tüm soyut ve somut kaynakları salt kendi bedensel ve kişisel varlığının devamı için sömürmesine egoizm diyoruz.
Kurban ise tüm inanç sitemlerinde egodan kurtulmanın sembolize edilmiş biçimidir. İnsanların vazgeçmek istemedikleri türlü bağımlılıklara bir bakın. Bu bağımlılıklar onları hasta edip güçsüz düşürmektedir. Dahası kişiliklerinden ileri gelen bağımlılıklar ilişkilerini bozup kirletmektedir. Bugün toplumsal insanın bencilliklerinden sıyrılıp sevgiye geçebilmesi için sayısız kişisel kurban vermesi gerekmektedir.

Kutsal kitaplarda ve öğretilerde  bireysel tekamül kavramı için sembolize edilerek anlatılan kurban kavramı bundan başka bir şey değildir. Hiçbir kutsal inanç, içinde sürekli can alınmasını içeren bir beslenme ya da ibadet biçimini öğütlemez. Ayrıca inanç sistemlerinin insanın beslenme diyeti üzerine bir düzenleme getirmeye kalkması esas işlevi olan insanı ve evreni anlama ve aydınlanma işlevinden uzaklaştıracağı görülmelidir. İnanç sitemlerin kitapları her derde deva çilingirler değildir. 

 Yumurta süt ve peynir gibi hayvansal ürünleri tüketmek

Yumurta süt ve ondan üretilen peynir ve yoğurdu tüketme konusu hayvanın meyvesinden faydalanmak, fakat onun yaşamını sona erdirmemektir. Tıpkı bir meyveyi yemek ancak tadı daha güzel deyip ağacı da kesip yememek gibi. Ağaç durur ve çok daha fazla besin üretebilir. Ancak şunu da söylemeliyim ki ben kendi deneyimin özelinde hayvansal gıdaya  yok denilecek kadar ilgi ve yeme isteği duyuyorum.

Sanırım hayvansal protein ihtiyacım gitgide azalıyor, ya da kim bilir belki de hiç yoktur ve bende zaman içinde bunları da bırakacağım. Çoğu insan yanına yanaşamadığı veya dokunamadığı bir hayvanın etini yiyip sütünü içer. İnsan mı hayvan mı hangisi daha temiz dendiğinde; tabi ki insan, deriz.

Siz komşunuzun sütünü şişelenmiş olsa bile içebilir misiniz?  Ancak dokunup sarılamayacağınız bir hayvanın sütünü içmektesiniz. Yiyeceğimiz et bizim gözümüzün önünde hazırlanmayıp belirli 'proseslerden' geçerek tabağımıza gelir. Tüm bu işlemler içindilimizde farklı kelimeler kullanırız.

Bir ateşin üzerine elimizi uzatırsak yanar oysa bir eti uzatırsak 'pişer' . Bana göre insanlar hayvanları yakıp yutmaktadırlar, adına ise pişirip yemek demektedirler!

Bir yemek programında özel yöntemlerle marine edilen ve soslarla pişirilen hayvanları besin olarak görmek salt ağızda bırakacağı tatları düşünüp onların ne aşamalardan geldiğini düşünmemek gerçekten de düşündürücüdür.

Bu örnekler aslında kendi gerçeklerimizle nasılda yüzleşmeden yaşadığımızı göstermektedir. Kutsal kitapların en çok kullandığı uyarı biçimi gaflettir. Gaflet kendimize ve tabii ki içinde bulunduğumuz doğaya uzun süren körlüklerle zarar vermemiz anlamında kullanılmaktadır.

Bazı Uzakdoğu mutfaklarında batıdaki en etobur insanın dahi yiyemeyeceği hayvanları çiğ hatta canlı tükettiklerini biliyoruz.
Afrikalı kaniballerin insan eti için uzun domuz nitelemesini kullanması ve kutsal kitaplarda bu hayvanın yenmesinin yasaklanması gerçekten de domuzun damak tadının sınırlarını aşmak açısından tehlikeli bir köprü niteliği taşıyabilir diye düşünmeden geçemiyor insan. Diğer taraftan domuzların insan organlarını genetik olarak üretmek için yapay taşıyıcılar olarak kullanılması tıpda kullanılan bir yöntemdir. Tüm bu kombinasyonlar bizi daha geniş düşünmeye sevk etmeli kanısındayım. Ayrıca bir kültürde tüketilen bir hayvan bir başkası için mide bulandırıcı olabiliyor. Buradan yalnızca yetişme biçiminizin beslenme şeklimizi oluşturduğunu anlamak zor değil. Herhangi bir canlıyı yemek buna 'insan' dahil yalnızca kültür ve yetişme meselesi olduğunu görebilmeliyiz.

Toplumsal kültürün ya da onu oluşturan bilincin beslenme şeklimizi düzenleyeceği açıktır. Önemli olan bu bilinci hangi kriterlere göre oluşturduğumuzdur. Sonuç olarak burada kendi yaşamları, aileleri, dilleri ya da iletişim sistemleri olan gelişkin, ihtiyacı kadar tüketen, üstelikte toplu katliam yapmama bilincine sahip canlılar ile beslenmekten bahsediyoruz.

Ancak bunu yapanlar var hatta bunun bir endüstrisi var.

Elbette var ve insanlık belirli bilinç aşamalarına ulaşana kadar olacaktır.

Hayvanları yememe kararı insanın öncelikle iyi bir araştırma yapmasını daha sonra egosundan güç alan hazlarından vazgeçmesini gerektirir. Birçok insan et ürünlerini bir haz nesnesi gibi tüketirler. Hatta bunun için av, barbekü partileri rakı-balık ve şarap sofraları düzenlerler.
Dürüstlük ve doğaya saygı gibi erdemleri hakkıyla yaşama sokmaya başladığınızda toplumun genel gidişatını sorgulayacak ve ister istemez yaşam biçiminiz de daha farklı olmaya başlayacaktır.

Erdemlerin kişinin yaşamına girmesi onun bilinçlenmesini ve bireysel evrimi adına basamakları çıkmaya başlamasına olanak verir. Bu durum genele yayıldıkça toplumsal etkileme ve modelleme ile topluluklar daha yüksek bilinç seviyelerindeki yaşam biçimlerini benimsemeye başlarlar.

Tabii şu da var ki birçok insan sizin hayvanlarla beslenmeme kararınızı kendi yaşam görüşleri için tehdit edici bulurlar ve sizi sorgulayarak çürütmeye çalışırlar. Böylelikle kendilerini sorgulamalarına ve değişmelerine neden olacak bir düşünce biçimini bertaraf etmiş olurlar. Bu karşı çıkışlar kimi zaman sizi uçuk ve aykırı olarak nitelendirmelerine neden olabilir. Bu tartışmalar çoğunluğun etle beslendiği ortamlarda gülüşmelere ve esprilerle gerçeği bastırmaya kadar varabilir.

Tıpkı sigaranın toplumsal yaşama girdiğinde bir aksesuar ve statü sembolü olmasının, bugün ulaşılan bilinç seviyesi ile sağlığa son derece zararlı ve bağımlılık yaratan bir alışkanlık olduğunun anlaşılması gibi hayvanlarla beslenmenin zararları ve yararsızlığı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bugün birçok fast-food zinciri 10 yıl önce sırf etten oluşan menülerini birçok sebze ve meyve alternatifi ile değiştirmiş durumdalar. Hamburgeri dahi 'nonburger' adı altında soyadan üretmeye ve satmaya başladılar.

Günümüz basını kırmızı et, balık veya kanatlı hayvanlardan elde edilen besinlerin sağlığa etkilerini kısmen daha tarafsız olarak tartışmaya açmaya başladı. Bu toplumun bilinç düzeyinin yükselmesine güzel bir örnektir. Doğada doğru yaşama savaşını verenler toplumlara ulaştırabilecekleri bilinçlerini zamanla çeşitli yollarla verirler ve toplumsal değişimler gözle görülür bir biçimde oluşmaya başlar.

Siz sebze meyve bakliyat cinsi besinler tüketiyorsunuz bunlarında birer canlı organizma olmadığını söyleyemezsiniz.

Elbette ancak şu farkla: Meyve ya da yemiş üreten bir ağacı ya da sebze dediğimiz tuzlu meyveleri üreten bitkileri düşünelim.

Tüm bu meyveler ana kaynağın( bitki ya da ağaçların) doğadaki diğer unsurların beslenmesi için ortaya çıkardığı nihai ürünlerdir. Dallarından genelde ince bir sapla-hayvan ve inasanlardaki kordonla- beslenirler ve olgunlaşma aşamasından hemen sonra bünyelerinde bulundurdukları tohumu açığa çıkarmak için dağılırlar ya da bu görevi yapan diğer canlılar tarafından tüketilirler.

Bir kiraz ağacı ancak meyvesinin tüketilip çekirdeğinin yani tohumunun yeniden toprağa atılması ile neslini sürdürüp çoğalabilir. Bir tek ağacın meyvelerinin tüketilmesi ile ortaya çıkan yeni tohumların ve yeni büyüyen fidan ve ağaçların ne büyük bir bolluk kaynağı olduğunu düşünün.

Elbette bu bolluğunda doğal bir sınırı vardır ancak buradaki anlayışın meyveden faydalanarak ağaca yani kaynağa çoğalma ve türünü sürdürme olanağı verdirmek olduğu gözden kaçmamalıdır. Unutulmamalıdır ki tüm canlılar insanlarda dahil olmak üzere, meyveleri aracılığı ile evrendeki yaşamı devam ettirir ve geliştirirler.

Doğadaki düzen, kaynakları tüketip yok etmek adına değil bu kaynakları artırmak ve dengede tutmak adına kurulmuştur. Bahsettiğimiz bu ince nüans doğaldır ki fiziksel ve psikolojik açıdan obur hale gelen günümüz insanın elbette dikkatinden kaçmaya meyillidir. Günümüz insanı her gün yatırılacak faturaların listeleri ile uyanmak ve bu huzursuzluğun çaresini ancak bize haz getireceğine inandığımız yeni faturalar oluşturacak maddi bir dünya ile doldurma girdabına sıkışmış durumdadır.

Bu insanın elinden her hangi bir şeyi almak, aç bir kaplanın önünden yiyeceğini alır gibi onu fazlasıyla kızdırmakta ve korkutmaktadır. Bu; doğayı tüketen et yeme alışkanlığı olsa bile insanoğlu bir şey almadan bir şey vermeme eğilimindedir.

Her durumda insanın vermeye başlaması için alması gerekenin bilinç olduğunu bilmeliyiz. Bilinç insana kaybedecek bir şeyi olmadığını, uyanıklığı ve farkındalığı getirdikçe o da gerçekte ihtiyacı olmadığı halde tutunduğu alışkanlıkları ve salt maddiyatla korumaya çalıştığı dünyasını dengeye kavuşturmak için adım atabilecektir.

Ruhsal gelişim, metodu ne olursa olsun ciddiyet isteyen kararlı ve uzun soluklu bir çalışma yani ibadetle söz konusu olabilir. Bu ciddiyet duyduklarımıza duyarsız kalmamayı ve kendimizden kaçmamıza engel olacak bir vicdan mekanizmasını çalıştırmalıdır.  Bu mekanizma yeni bilgi ve anlayış ile yükselen bir bilinci kabul etmemizi gerektirir.

Hayvanları bir aracı kişi nesne ya da endüstriyel sistemler kullanarak öldürmek çiğ ya da yanmış olarak yemek, üzerinde düşünülmeyi hak eden ciddiyette bir yaşam biçimidir. Bu muhasebeyi her bireyin kendine dürüstçe açıklayarak yaşamına devam etmesi gerektiğini düşünüyorum.
Vejetaryenlik herkes için cesur bir yüzleşmeye hazır olmasını gerektirir. Ancak unutulmamalıdır ki önemli olan yeni bir bilgi yani bilinç kıvılcımına sırtımızı dönmemektir.

İnsanın bir bilinçlenme sonrası kendine açıklayabileceği bir yaşam biçimine geçmesi kadar doğal bir durum yoktur. Önemli olan bu bilinçlenme öncesi ne yapmakta olduğu değil bundan sonra ne yapacağıdır. Dürüst bir yaşam biçimi ya da sahtekarlığın toplumdaki gizli iki yüzlülük anlaşması ile perdelendiği 'konforlu' bir hayat tarzı!

Bir an için bir başka türün biz insanlarla beslenmekte olduğunu düşünelim. Özelliklede her canlının daha 'lezzetli' olan yavruları gibi insanların bebeklerini ya da çocuklarını besleyip tükettiklerini bir düşünün. Tıpkı piliç, süt danası, süt kuzusu veya bıldırcınları biz insanların bayıla bayıla yemeleri gibi.

İnsanlar kendi ağız tadından vazgeçmemek adına, çocuklarına küçükken sevdikleri hayvanları yedirdiklerini çok sonra ve birçok düzmece ile açıklamaya çalışırlar. Bu arada çocuklar çoktan aynı lezzet alışkanlığının ortasına çekilmişlerdir ve karşı koyamayacakları bir aile ve toplumda yaşamak durumundadırlar.
 
Vejetaryen aile ve topluluklarda bu ikiyüzlülük yaşanmaz. İnsanlar çocuklarını götürdükleri hayvanat bahçelerine yedikleri hayvan cinslerini oraya koymadıklarını gizlemek zorunda kalmazlar.

Gerçekten de ağır gerçeklerden bahsetmekteyiz. Ancak çığlıklar atarak ölen bir süt kuzusu en az bu kadar çıplak gerçeklerden konuşmamız gerektiğini bize hatırlatmalıdır.

Tekamül yolunda duyarlılığımız ve algımız geliştikçe bitkilerin ve ağaçlarında çığlıklarını duyabileceğimiz yüksek bilinç seviyelerine ulaşmamız mümkün olacak mı?

Bitkilerin ve ağaçların günümüzün yok edici insanı ile karşılaştırıldığında oldukça yüksek bir bilince sahip olduğunu söyleyebiliriz. Kendi sonunu ve birçok canlı neslinin tükenmesine neden olan insana zeki bir tür diyemeyiz. Olsa olsa doğaya büyük bedeller ödeterek zeki olmayı öğreniyor diyebiliriz.

İnsan bireysel evriminin basamaklarında şu an bize uzak hatta mucizevi gözüken potansiyellere ulaşma kapasitesine sahiptir. Öğretilerin hepsi bu aşamalardan bahseder ve metodolojik olarak kişiyi bu seviyelere çıkarmayı içerir. Yalnızca su ve sonrasında da chi yani yaşam enerjisi hava ile beslenmek Hint fakirlerinin ya da gurularının başardığı bir durumdur.

Ruhsal gelişim yolculuğumuzu bizi oluşturan saf enerjiye dönüşerek tamamlayıp başlangıçtaki özümüze sayısız bilinçlenme aşamasından sonra döneceğimize inanmak benimde bir süre için idrak ettiğim deneyimlerdendir.

Tarihteki Ünlü Vejetaryenler

Eflatun, Sokrat, Ovid, Seneca, Clement of Alexandria, Plutarch, Pisagor, Leonardo da Vinci, Alexander Pope, Isaac Newton, Jean Jacques Rousseau, Voltaire, John Milton, Charles Darwin, Percy Bysshe Shelley, Ralph Waldo Emerson, Henry David Thoreau, Richard Wagner, Benjamin Franklin, Leo Tolstoy, Louisa May Alcott, H. G. Wells, Mahatma Gandi, Rabindranath Tagore, George Bernard Shaw, Albert Schweitzer, Dalai Lama, Albert Einstein.

Buda, Zerdüşt, Pisagor, İran mugları yani ateşperest rahipleri, Hint bilginleri, Mısır kâhinleri, Yunan filozofları Homeros, Aristo, Plutark, Epikur, Pelin, Markorol, Virgil, Zenen, Hıristiyan ruhbanları Krizestem, Sen Koleman, Daleksandri, İslam filozof, arif ye mutasavvıfları, Hz. Ali, Ebu Ali Sina, Nasır-ı Husrev, Şeyh Necmettin-i Razi, Ebu'1-Alâ Ma'arri, Şeyh Attar, Mevlana, Gaybiler, Yezidiler, Mezdekler, Bacon, Kornaver, Gasandi, Milton, Sudenberg, Paskal, Fenelon, Monteyn, Bernarden do Sen Piyer, Anketil do Peron, Sari Nedyiye, Franklin, Seli, Lamartin, Vagner, Misle, Faber, Reklus, Bosue, Volter, Edison, Metterling, Karpenter

Yazar ve Düşünürler

Louise May Alcott (“Küçük Kadınlar”ın yazarı), Jeremy Bentham (Düşünür), William Blake, Leonardo Da Vinci, Charles Darwin,  Albert Einstein, Ralph Waldo Emmerson, Henry Heimlich, Steve Jobs (Apple Bilgisayar firması kurucusu), Franz Kafka (Yazar), Milton, Sir Isaac Newton, Plato, Sir C. V. Raman (1930 larda fizik nobel ödülü kazandı), Srinivasa Ramanujan (Son 1000 yılın en ünlü Hintli matematikçisi), Jean Jacques Rousseau (Fransız yazar, politik düşünür), Albert Schweitzer (Alman düşünür, fizikçi, müzisyen, rahip, teoloji yazarı), George Bernard Shaw (Yazar), Shelley, Upton Sinclair (Amerikalı yazar), Isaac Bashevis Singer (Yazar, Literatürde nobel ödülü aldı), Nikola Tesla, Hanry David Thoreau, Tolstoy, Mark Twain, Alan Watts (Felsefi yazar), Annie Besant, General William Booth, St. John Chrysostom, Diagones, Goldsmith, Dr. John Harvey Kellog, Lamartine, Martin Luther, Mahavira, Montaigne, Plotinus, A.C.Bhaktivedanta Swami Prabhupada (Krişna Bilincini Amerika'ya getiren ünlü spiritualist), Pythagorus, Schopenhauer, Seneca, Voltaire, Zoroaster, Christie Brinkley, Yasmin Le Bon, Carre Otis, Christine Stone, Bill Gates (Microsoft'un kurucusu)