İnanmak ve bilmek arasındaki fark nedir, çatışmak zorundamıdırlar?

Bu çok güzel ve doğru bir sorudur. İnanmak insanın deneyimlemediği konusunda fikir yürütmesidir diğer bir deyişle kurgu oluşturmasıdır.

Örneğin elime bir avucumuza bir cisim sakladığımızda bunun ne olduğunu 'bilmeyen' kişi ancak, para, taş, boncuk vs şeklinde fikir yürütebilir.

Cümleyi de şöyle kurar -elinde bir bozuk para olduğunu düşünüyorum ya da 'inanıyorum' der.

O an kişi frontal lobları ve limbik sistemindeki belleği sayesinde elin içinde olabilecek cisimlerin görüntüsünü üç boyutlu olarak kurgulamaktadır

Bu cümlede kişi -elinde şu,bu olduğunu 'biliyorum' diyemez.

Bilmek, ancak eldeki bozuk para 'görüldüğünde' yani deneyimlendiğinde devreye girer:

Görme işlevi sonrası  kişi -Elinde artık bir bozuk para olduğunu 'biliyorum' der.

Bu biliş ayrıca evrenseldir. Yani kim görse avucun içindeki cisim tanım itibariyle evrenseldir. Yani tekrarlanabilir bir deneyimdir.

 

Artık parayı gören kişi hiçbir zaman, 'Elinde bozuk para olduğuna inanıyorum' demez. Zira artık ‘bilmiştir’. Bildiği bir şeye inanma gereği kalmamıştır.

Bu nedenle Tanrı veya Allah ‘inancı’ denir. Bir dine(şart değil) mensup olana inanç sahibi kişi denir. Bilgi sahibi kişi denmez.

Zira Tanrıyı görüp, dokunup yani deneyimleyip gelen yoktur.*

 

İnanmak beynin belirsizliğin yarattığı stresi gidermek için devreye giren bir ‘savunma mekanizmasından’ başka bir işlev değildir.

Dünyayı tehdit veya kaynak olarak ayrıştırıp hayat ormanında pozisyonumuzu ona göre ‘savaş- kaç veya edin’ diye belirleriz. Ancak bazı durumlar gerçekten belirsizdir.

Bu durum beyni öğrenmeye/bilmeye ve belirsizliği oradan kaldırana kadar kurgu yapmaya yani inanmaya zorlar.

Böylece yine savaş kaç, edin pozisyonumuzu almak için üzerimize düşeni yapabiliriz.

 

İş başvurusunun cevabı, sevdiğimiz birisinin hastalığı atlatıp atlatmayacağı veya çok sevdiğimiz hayatımızın öldükten sonrada devam edip etmeyeceği gibi sonuca bağlanmamış durumlar önemli stresler içerir.

İnsan bu belirsizlikleri ortadan kaldırmak için birkaç yol seçer, sabretmek, inanarak rahatlamak veya öğrenerek üstesinden gelmek. Her durumda acı hatta dikkat dağıtan, enerji emen belirsizlik baskısından kurtulmaya çalışırız.

Uzayan belirsizliği ortadan kaldırmak için kötü sonucu duymaya bile razı oluruz. Zira durum bizim için savaş, kaç, edin, inşa et olarak netleşecek ve yola devam edebilir hale gelebiliriz.

 

Belirsizlikte ve kaygıda kaybolmuş bir insan bu kaygıyı üzerinden atmak için manipülasyona oldukça açık hale gelir.

Tahmin edileceği üzere öyküler, ritüeller, sosyal avantajlar vs. içeren güçlü bir kurgu/inanç dünyası kişiyi vaat edilen sona ulaşabilmesi için güçlü bir yönlendirme potansiyeli içerir.

Kurgu ile ikna etmeyi çocuk yetiştirirken ve tabiki insanlar üzerinde, din veya siyasal ideoloji yayarken bolca kullanırız.

Bu kurguya öyküler, ritüeller, başka insanlar bir de ödül ve cezalar eklendiğinde en azgın çocuklar veya topluluklar kolaylıkla 'terbiye' olurlar.

Sonuçta hepsinin arkasında inanmak ve bilmek olarak beynin iki tamamlayıcı işlevi vardır. Bir şeyi başarmak için güçlü bir kurgunun yaratığı odaklanma ve çalışmaya ihtiyaç duyarız.

Buna inanan başarır deriz. Başaramadığımızda 'yeterince inanmadın' denir. 

İnanç yani kurgu yukardaki diğer unsurlar ile beslendiğinde imana dönüşür ve kişi yüksek bir odaklanma ile hedefine kilitlenir. Bu durum ise tabiatı gereği sorgulamayı devre dışı bırakır.

Kişi atalet durumunda odağını(kaynağı kaybetmemek) yitirmemek adına bilmenin yerine salt inancı koyabilir.

Ayrıca beyin için bir kurgunun gece gündüz, rüyada veya uyanık halde geliştirilmesinin hemen hiç bir farkı yoktur. Kurgunun getirdiği sonuçlara göre her durumda aynı kimyasallar vücuda salgılanır. 

Burada ödül duygusunu yaratan dopamin, güven ve rahatlama duygusunu rahatlatan oksitosin veya korkuyu yaratan kortisol tıpkı deneyim halinde olduğu andaki gibi inanç halindeykende salgılanır.

Böylece kişi inancından memnun ve gerçekliğini içsel olarakta gerçekten de deneyimleyerek yoluna devam eder.

Tıpkı biliyor gibi inanarak yaşamını sonuna kadar devam ettirir. İnanç temelde kişiye rahatlama, hayat boyu oluşan belirsizlikleri ve bunların yarattığı basıları ve kaygıyı aşma formülleri 

verdiğinden kişi inancına tehdit geldiğinde aslında varolma şekline tehdit gelmiş olarak algılar ve tepkiselleşir. 

 

*Öte yandan ‘ermek ve aydınlanmak’ terimleri bilmek yerine geçer. Burada yaratıcı unsur, oluşun kendisi olarak üstelik algısal olarak ta çözümlenmiş durumdadır.

O nedenle, öncesiz, sonrasız ve döngüsel bir varoluş haricinde ayrı bir yaratıcı aranmadığı için, ayrıca insan merkezden çıktığı, üstelik bu bilgi somut algısal bir deneyim ile oluştuğu için kişi kendisini bilmiştir.

Belkide meşhur kendini bilen... sözünü artık

Beynini bilen rabbini** bilir olarak yeniden yorumlayabiliriz.

 

**rabbi İbranice bir kelimedir ve öğretmen anlamına gelir. Arapçaya ise rab olarak geçmiş ve terbiye eden olarak kullanılmaktadır.

Yani tüm varoluştur öğretmendir , diğer bir değişle kişinin ayrılmaz bir parçası olan hayatın ta kendisi, terbiye eden öğretmeninde tam kendisidir.